Zihinsel yetenekler, bedensel yetenekler ile birlikte geliştirilebilir mi?
Sağlam kafa (zihin) sağlam vücutta mı bulunur?
Cılız alim sağlıklı mıdır?
Pehlivanın zekaya ihtica var mıdır?
Zeka gelişiminin beden gelişimi ile ilişkisi var mıdır?
Cumhuriyet döneminin ikin ünlü kalemi bu konuyu tartışıyor. Beden terbiyesi uzmanı Selim Sırrı Tarcan ile gazeteci ve ünlü edip Peyami Safa tartışmanın tarafları… Tartışma Selim Sırrı Tarcan’ın radyo programında “Cılız âlim ve cahil pehlivan istemiyoruz…” çıkışı ile başlıyor… Ardından 1938 yılı Haziran’ında yayımlanan bir mecmuada Peyami Safa “Alim ve Pehlivan” yazısıyla bu programdaki Selim Sırrı Tarcan’ın beyanatlarını eleştiriyor. Aynı mecmuanın takip eden sayısında bu kez Selim Sırrı Tarcan aynı başlıkla “Alim ve Pehlivan” adlı yazıyla Peyami Safa’ya cevap veriyor. Tartışmanın günümüze kadar devam eden ortak alan yetenek gelişimidir. İki ünlü aydının nazikane tartışmalarının ikisini de sayfada yayımlayarak konu ile ilgilenenlere karşılaştırma fırsatı sunmak istedik. Özellikle Selim Sırrı Tarcan’ın kullandığı dili gençlerimizin bugün birçoğun anlamakta zorluk çekebileceğini düşünerek aynı sütunun devamına sadeleştirilmiş metinlerini de yerleştirdik. Yetenek gelişimine ilgi duyanlara yararlı olması dileği ile…
www.uyek.org
ALİM VE PEHLİVAN Peyami Safa
Bir terbiyecimiz, İstanbul radyosunda verdiği bir konferansta şöyle diyordu : “Beden ve kafa terbiyesinden maksadımız hem bedeni, hem de kafası kuvvetli insanlar yetiştirmektir. Cılız âlim ve cahil pehlivan istemiyoruz…
Terbiye ilmi zuhur etti edeli, terbiyecilerin buna benzer sözler söylemeleri âdettir: Kafayı ve bedeni bir çapta ve bir kıratta yetiştirmek; birine ötekinden daha az ehemmiyet vermemek, filân. Halbuki asırlardanberi âlimlerin yüzde doksanı vücutça zayıf, pehlivanların yüzde doksanı da cahil adamlardır. Terbiye ilmi ve terbiye san’-ati, bugüne kadar ne âlimin pazısına bir damla kuvvet ne de pehlivanın kafasına bir damla kültür ilâve edebilmiştir.
Bir zamanlar Edirnede güreş yapan Rıza Tevfik yerine göre pehlivan ve yerine göre de filozof olarak ortaya çıkardı. Hakikatte o ne ciddî manasiyle bir pehlivan ne de ciddî manasiyle bir filozoftu, hattâ, belki de istidadını vücudiyle kafası arasında müsavi hisselere bölmek istediği için ikisinde de yarım kalmıştı.
Çoban Mehmedin Üniversitede Ayniştayn (Einstein) nazariyesine dair bir konferans vermek istemesini hatıra getirmek bile, böyle bir komediyi seyretmeğe hacet bırakmadan insanı güldürüyor.
Çünkü pehlivanlık ve âlimlik o kadar ayrı şeylerdir.
Böyle olması da zaruridir eski terbiyecilerin zannettikleri gibi a-dele ve zekâ bir arada kuvvetlenmiyor. Bilâkis, biribirinden ayrı, hattâ birbirine zıt bir tekemmülleri var. “Sağlam vücütte sağlam kafa,, düsturu doğrudur. Eğer sadece iyi tos vuran bir kafanın kemikleri matlûp ise:
Hangi hoca mekteplerde bütün kuvvetli çocukların akıllı; bütün zayıf çocukların aptal olduklarını görmüştür? Bunun aksini ispat eden misaller daha çoktur.
Birçok hastalıkların jimnastikten ve spordan ziyade insan zekâsını terbiye ettiklerini hiç korkmadan söyliyebiliriz.
“însan bir çıraktır ve istirap onun ustasıdır.,, Diyen Fransız şairi Zayıf hastalıklı bir adamdı.
Buradaki İstırap “kelimesinden ruh acılarını kasdettiği muhakkak olsa bile şu da muhakkaktır: Hangi vücut ıstırabı, aynı zamanda bir ruh ıstırabı vermez?
Şüphesiz çocuklarımızın zekâlarını terbiye etmek için onlara verem veya tifo mikropları aşılayalım, demek istemiyorum; fakat âlimlikle pehlivanlığı biribirine karıştırmak istiyen terbiyecilerimizin yanıldıklarına işaret etmek niyetindeyim.
Kitap pehlivanın, güreş de âlimin felâketidir. Terbiyede bu kadarcığını bilmemiz yetişir.
Peyami Safa – 1 Haziran 1938
ALİM VE PEHLİVAN Selim Sırrı Tarcan
Haziran nüshasında Peyami Safa oğlumuzun yukarıdaki serlevhalı bir yazısını okudum. Radyo konferanslarımdan birinde «Görülüyor ki vücudün idmanı fikir terbiyesine mâni olmak şöyle dursun onu takviye ediyor ve insanlar medeniyete yükseldikçe bu iki terbiye arasında muvazene hâsıl oluyor. Bunlardan birini diğerinin zararına işletmek neticesinde ya mariz mütefekkirler veya cahil pehlivanlar yetişir ki biz ne birincisini istiyoruz ne İkincisini. Bizim sağlam vücutlü, dolgun kafalı bir gençliğe ihtiyacımız var.» Bu sözlerimden pek sarih olarak anlaşılıyor ki, vücudüne bakmıyan onu ihmal eden ve kafasını vücudünün zararına işleten mütefekkirlere tariz ediyorum.
Diğer taraftan da cahil pehlivanların bir kıymet ifade etmediğini anlatmak istiyorum.
Şair ne güzel söylüyor:
Hiç yeni birşey semanın kubbesi altında yok
Bir tekerrürdür müselsel âlemin tarihi hep
Bundan otuz yıl evvel İstanbulda Mercan yukuşunda bir beden terbiyesi, mektebi açmıştım. 1908 yılı eylülünün dördüncü cuma günü Tepebaşı Tiyatrosunda tertip ettiğim bir müsamerede mektebin tesisindeki maksadı halka bir nutukla izah ederken o devrin dili ile şunları aynen söylemiştim.
«Ne yazık ki birtakım münevverler hâlâ sporun lüzum ve ehemmiyetini takdir etmiyorlar ve spor uzviyetin kudret makinesini beyhude yere sarf ediyor, faaliyeti akliyeye pek az hisse bırakıyor.» Diyorlar.
Bu iddiayı hangi tecrübeye atfen söylüyorlar? Yoksa bizleri hamallar gibi kuvvetlerini yalnız yük kaldırmakta kullanan kimselerle mi kıyas, ediyorlar ?
Filhakika vücudumuzun sermayei faaliyeti maddeten mahduttur ve bittabi her uzuv masrafı lâzımını o bütçeden istifa edeceği cihetle bir tarafa pek çok gittiği halde, diğer tarafa az kalacağı bidayeten sabit olur. Fakat böyle bir tarize kuvvayı uzviyetini yalnız faaliyeti maddiyeye sarf etmek arzusunda bulunanların hatasını göstermek için vaki olabilir. Hattâ bakılırsa hareketi adeliyyenin bile kudliyyenin bile kudret ve kuvvetle ve hüsnü suretle ifayı vazife edebilmesi için dimağın ve muhu şevkinin temiz bir kanla tegaddi etmesi birinci şarttır. O merkezlere lüzumu kadar kan gitmezse zaten onların idaresi ve emri tahtında bulunan adalât ve azadan hiçbir hizmetî beklenemez. Biz dimağa ait faaliyeti bir tarafa bırakarak yalnız adelelerini kuvvetlendirmeğe çalışan profesyonel pehlivanlar gibi işimizi gücümüzü bu işlere hasretmek iddiasında değiliz. Biz bir taraftan gençlere sporu tavsiye ederken, diğer taraftan fikrî inkişaflarına hâdim mesaiden geri dur mamalarını da tavsiye ediyoruz.
Peyami Safa bir arkadaşımın, yerine göre filozof, yerine göre şair, yerine göre pehlivan olduğunu, hakikatte ise ne ciddi manası ile pehlivan ne de filozof olamadığını söylüyor. Ben hiç öyle zannetmiyorum. Onu kendimden çok yüksek bir fikir adamı, iyi bir şair ve mükemmel bir atlet biliyorum. Fakat ben kendisine başka bir misal arzedeyim, ( M. Maeterlinck ) zannederim bu çok kıymetli bir muharrir ve emsalsiz bir filozoftur. 1924’te kendisini tanımakla bahtiyar olduğum zaman altmış yaşında idi ve bana Karpantiyeden boks dersi almakta olduğunu söylemişti.
Yok… yok… vücut terbiyesi fikir terbiyesi ile pek alâ yan yana gidebilir. (Montaigne) pek doğru söylüyor :
“Terbiye etmek istediğimiz ne yalnız bir vücut ne de yalnız bir kafadar adam yetiştirmek istiyoruz”
Selim Sırrı TARCAN, 1 Ağustos 1938.
Günümüz Türkçesine uyarlanmış metin
ALİM VE PEHLİVAN Peyami Safa
Bir eğitimcimiz, İstanbul radyosunda verdiği bir konferansta şöyle diyordu: “Beden ve zihin eğitiminden amacımız, hem bedeni hem de zihni güçlü insanlar yetiştirmektir. Cılız bilgin ve cahil pehlivan istemiyoruz…”
Eğitim bilimi ortaya çıktığından beri, eğitimcilerin buna benzer sözler söylemeleri âdettir: Zihni ve bedeni aynı ölçüde ve aynı değerde yetiştirmek; birine diğerinden daha az önem vermemek falan. Oysa yüzyıllardan beri bilginlerin yüzde doksanı bedence zayıf, pehlivanların yüzde doksanı da cahil adamlardır. Eğitim bilimi ve eğitim sanatı, bugüne kadar ne bilginin pazısına bir damla güç ne de pehlivanın zihnine bir damla kültür katabilmiştir.
Bir zamanlar Edirne’de güreşen Rıza Tevfik, yerine göre pehlivan yerine göre de filozof olarak ortaya çıkardı. Gerçekte o, ciddi anlamda ne tam bir pehlivan ne de tam bir filozoftu; hatta belki de yeteneğini bedeniyle zihni arasında eşit paylara bölmek istediği için ikisinde de yarım kalmıştı.
Çoban Mehmet’in üniversitede Einstein (Ayniştayn) teorisine dair bir konferans vermek istemesini akla getirmek bile, böyle bir komediyi izlemeye gerek bırakmadan insanı güldürüyor.
Çünkü pehlivanlık ve bilginlik o kadar ayrı şeylerdir.
Böyle olması da zorunludur; eski eğitimcilerin sandıkları gibi kas ve zekâ bir arada güçlenmiyor. Aksine, birbirinden ayrı, hatta birbirine zıt bir gelişimleri var. “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” düsturu doğrudur. Eğer sadece iyi tos vuran bir kafanın kemikleri isteniyorsa!
Hangi öğretmen, okullarda bütün güçlü çocukların akıllı; bütün zayıf çocukların aptal olduğunu görmüştür? Bunun aksini kanıtlayan örnekler daha fazladır.
Birçok hastalığın, jimnastik ve spordan ziyade insan zekâsını eğittiğini hiç çekinmeden söyleyebiliriz.
“İnsan bir çıraktır ve acı onun ustasıdır,” diyen Fransız şairi de zayıf, hastalıklı bir adamdı.
Buradaki “acı” kelimesiyle ruhsal acıları kastettiği kesin olsa bile, şu da bir gerçektir: Hangi bedensel acı aynı zamanda bir ruhsal acı vermez?
Şüphesiz çocuklarımızın zekâlarını geliştirmek için onlara verem veya tifo mikropları aşılayalım demek istemiyorum; fakat bilginlikle pehlivanlığı birbirine karıştırmak isteyen eğitimcilerimizin yanıldıklarına dikkat çekmek niyetindeyim.
Kitap pehlivanın, güreş de bilginin felaketidir. Eğitimde bu kadarını bilmemiz yeterlidir.
Peyami Safa – 1 Haziran 1938
Günümüz Türkçesine uyarlanmış metin
ALİM VE PEHLİVAN Selim Sırrı Tarcan
Haziran sayısında Peyami Safa oğlumuzun yukarıdaki başlıklı bir yazısını okudum. Radyo konferanslarımdan birinde şöyle demiştim:
“Görülüyor ki bedenin eğitilmesi, zihinsel gelişime engel olmak şöyle dursun, onu güçlendiriyor; insanlar medeniyette yükseldikçe bu iki eğitim arasında bir denge meydana geliyor. Bunlardan birini diğerinin zararına işlettiğimizde, ortaya ya hastalıklı düşünürler ya da cahil pehlivanlar çıkar ki biz ne birincisini istiyoruz ne de ikincisini. Bizim sağlam vücutlu, zihni dolu bir gençliğe ihtiyacımız var.” Bu sözlerimden son derece açık bir şekilde anlaşılıyor ki ben; bedenine bakmayan, onu ihmal eden ve zihnini bedeninin zararına çalıştıran düşünürleri eleştiriyorum. Diğer taraftan da cahil pehlivanların hiçbir değer ifade etmediğini anlatmak istiyorum.
Şair ne güzel söylüyor:
Gökkubbenin altında yeni hiçbir şey yok,
Âlemin tarihi, hep zincirleme bir tekrardan ibarettir.
Bundan otuz yıl önce İstanbul’da, Mercan yokuşunda bir beden eğitimi okulu açmıştım. 1908 yılı Eylül ayının dördüncü Cuma günü, Tepebaşı Tiyatrosu’nda düzenlediğim bir etkinlikte okulun kuruluş amacını halka bir konuşmayla açıklarken o devrin diliyle aynen şunları söylemiştim:
“Ne yazık ki birtakım aydınlar hâlâ sporun gerekliliğini ve önemini takdir etmiyorlar ve ‘Spor, organizmanın güç makinesini boş yere harcıyor, zihinsel faaliyetlere pek az pay bırakıyor.’ diyorlar.”
Bu iddiayı hangi tecrübeye dayanarak söylüyorlar? Yoksa bizleri, güçlerini yalnızca yük kaldırmakta kullanan hamallarla mı kıyaslıyorlar?
Gerçekten de vücudumuzun faaliyet sermayesi fiziksel olarak sınırlıdır; doğal olarak her organ gerekli harcamasını o bütçeden karşılayacağı için, gücün bir tarafa çok gitmesi hâlinde diğer tarafa az kalacağı peşinen kabul edilebilir. Fakat böyle bir eleştiri, ancak bedensel güçlerini yalnızca fiziksel faaliyete harcamak isteyenlerin hatasını göstermek için yapılabilir. Kaldı ki kas hareketlerinin bile güç, kuvvet ve kusursuz bir şekilde görevini yerine getirebilmesi için beynin ve omuriliğin temiz bir kanla beslenmesi birinci şarttır. O merkezlere gerektiği kadar kan gitmezse, zaten onların idaresi ve emri altında bulunan kaslardan ve organlardan hiçbir hizmet beklenemez. Biz, beyne ait faaliyetleri bir kenara bırakıp yalnızca kaslarını güçlendirmeye çalışan profesyonel pehlivanlar gibi tüm işimizi gücümüzü buna adamak niyetinde değiliz. Biz gençlere bir taraftan sporu tavsiye ederken, diğer taraftan zihinsel gelişimlerine hizmet edecek çalışmalardan da geri kalmamalarını öğütlüyoruz.
Peyami Safa, bir arkadaşımın (Rıza Tevfik kastediliyor) yerine göre filozof, yerine göre şair, yerine göre pehlivan olduğunu; ancak gerçekte ne ciddi anlamda bir pehlivan ne de filozof olabildiğini söylüyor. Ben hiç öyle düşünmüyorum. Onu kendimden çok daha üstün bir fikir adamı, iyi bir şair ve mükemmel bir atlet olarak biliyorum. Fakat ben kendisine başka bir örnek sunayım: Maurice Maeterlinck. Zannederim kendisi çok kıymetli bir yazar ve eşsiz bir filozoftur. 1924 yılında kendisini tanıma mutluluğuna eriştiğimde altmış yaşındaydı ve bana ünlü boksör Georges Carpentier’den boks dersleri aldığını söylemişti.
Hayır… Hayır… Beden eğitimi ile zihin eğitimi pekâlâ yan yana gidebilir. Montaigne çok doğru söylüyor:
“Eğitmek istediğimiz şey ne sadece bir beden ne de sadece bir zihindir; biz insan yetiştirmek istiyoruz.”
Selim Sırrı TARCAN, 1 Ağustos 1938
