Açıklama
Maarifin ana dâvaları, aynı zamanda Türkiye’nin kalkınmasının, ilerlemesinin, bugünkü medeniyet seviyesinde bir millet olmasının da esas dâvalarıdır. Çünkü bugün medeni, ileri bir millet demek, hakiki ilme, ilim zihniyetine ve bunlarla mücehhez olarak yetişmiş münevverlere sahip olmak demektir. Bu hükmün yüzde yüz doğru ve kolayca ispat edilebilir olmasına rağmen bir fikir adamı çıkıp ayni katiyetle memleketin terakkisini başka bir müessesenin kaderine bağlayabilir. Meselâ, Türkiye’nin yükselmesi, nüfusunun yüzde seksenini köylü teşkil ettiğine göre ziraatın inkişafı ile ancak mümkündür; diyebilir ve iddiasını kuvvetlendirmek maksadıyla ziraat fenni bir şekilde ilerlediği takdirde bunun mahsullerini işlemek-ve kıymetlendirmek için yeni

MAARİFİMİZİN ANA DAVALARI VE HAL ÇARELERİ
sanayi tesisleri meydana gelecek, bunları diğerleri takip edecektir; böylece memlekette umumî bir kalkınma olacak ve şimdiye kadar görülmemiş bir refah husule gelecektir; diye ilâve edebilir. Şüphesiz bu iddia da doğrudur. Bunun gibi başka bir fikir adamı da eğer memleketin selâmetini sanayide veya madencilikte yahut umumiyetle iktisadi inkişafta görürse ona da ayni suretle hak vermek icap edecektir. Hatta birisi kalkıp da hayır, Türkiye’nin terakkisi her şeyden evvel idari teşkilâtının ıslahıyla adalet mekanizmasının pürüzsüz işlemesine bağlıdır; derse ona da itiraz etmek güç olacaktır.Bu vaziyette yukarıdaki ilk hükmün geçerliği acaba azalmış olmuyor mu? Görünüşte belki öyle; fakat hakikatte tamamıyla aksine. Çünkü bu iddialardan da anlıyoruz ki bir cemiyette her müessese, her içtimai faaliyet birbirine bağlı olmak üzere işlemekte ve tekâmül etmektedir. Hakikatte bu müşahede, yukardaki iddialardan her birisinin dayandığı ilk şartı teşkil etmektedir. Buna göre normal bir nizam içinde bulunan bir cemiyette içtimai müesseselerden her birisinin inkişafı diğerlerinin üzerinde müessir olacak, onların kuvvetlenmesini temin edecektir. Zira ahenkli bir cemiyetin dinamizmi bunlardan herhangi birisinin tecrit edilmiş bir halde faaliyette bulunmasına, diğerlerinden müstakil bir şekilde inkişaf etmesine manidir.
Şu hâlde mesele, bu şartlar altında memleketin umumî kalkınmasında mesnet teşkil edecek ve diğer müesseselerin gelişmesi üzerine en çok müessir olacak bir teşkilât veya müesseseyi seçmekten ibaret kalıyor. Bundan hiç şüphesiz diğerlerinin ihmal edileceği manası çıkarılamaz. Burada bahis mevzuu olan sadece işe evvelâ nereden başlamak ve kuvveti en çok hangi saha üzerinde toplamaktır. Faaliyet prensiplerini bu tarzda tespit ettikten sonra, seçeceğimiz bu müessesenin maarif olmasında herkesin birleşebileceğini zannediyoruz.
Çünkü maarif, görünüşte hiçbir istihsal faaliyetinde bulunmamasına rağmen onun en mühim vasıtası olan ve cemiyette her sahanın, her teşkilâtın, her müessesenin temelini teşkil eden insan unsurunu yetiştirmektedir. Binaenaleyh yukarıdaki tezlerden hangisi kabul edilirse edilsin her şeyden evvel yine insan unsuruna muhtaç olunacaktır. Her hususta muvaffakiyet gibi muvaffakiyetsizlik de ona bağlı kalacaktır. Bu kadar a-şikâr ve basit bir hakikatin çok defa görülmemesi, unutulması veya meselenin yanlış vazedilmesi hayret ve dikkate değer bir hadisedir.
Bunun bizim garplılaşmamızla, bu medeniyeti anlayış tarzımızla alâkası olduğu şüphesizdir. Zira Garp Medeniyetini ve onun hakiki, asil kıymetlerini ve kıymet ölçülerini anladığımız nispette ve şekilde onu taklit edeceğimiz muhakkaktır. Bu uğurda bir buçuk iki asır geçmiş olmasına rağmen tuttuğumuz yol ve almış olduğumuz neticeler bakımından tatmin edici olmaktan çok uzaktır. Bugün fikir hayatımızda görülen kısırlık, huzursuzluk, endişe ve vehimlerin menşeini de burada aramak icap ediyor. Onun için bütün meselelerin düğümlendiği bu noktanın çözülmesinde göstereceğimiz cesaret, dirayet ve samimiyet, hayat yolumuzu aydınlatan en kuvvetli bir ışık olacaktır.
Maarif sistemimize bu bakımdan da büyük bir vazife ve ağır bir mesuliyet düşmektedir. Binaenaleyh onun gaye ve fonksiyonunu tayin ve tespit ederken bu noktanın da göz önünde tutulması lâzımdır.
Ancak Maarif, böylece bütün memleket kalkınmasının manivelası, mesnet noktası olarak seçildiği takdirde onun bu vazifeye lâyık bir şekilde teşkilâtlandırılması, gaye ve fonksiyonunun ona göre tayin edilmiş olması iktiza eder. Bu itibarla maarifin esas vazifesinin, memleketi bir kül halinde garplılaşırsak, ileri, modern bir millet haline gelebilmek için hakiki ilim müesseseleri tesis etmek, ilim zihniyetiyle mücehhez münevverler yetiştirmek ve diğer bütün vatandaşlara mesleki ve umumi bir bilgi vermek olduğu bir an bile unutulmamalıdır. Onun bu mütenevvi fakat muayyen vazifelerini bir bütün olarak göz önünde tutmadıkça, onu deri, top u bir sistem halinde teşkilatlanıp bu gayelere yöneltmedikçe, fonksiyonlarından biri veya birkaçı üzerinde durup diğerlerini görmedikçe veya ihmal ettikçe elbette ondan beklenilen neticeler elde edilemeyecek, bu uğurda sarfedilen emek ve paralar heder olup gidecektir,
Terbiye ve tahsil sistemimizin biraz evvel zikredilen gayelerin çerçevesi içinde şekillendirilmesi, şüphesiz her şeyden evvel birinci derecede bir bilgi, bir ilim ve ihtisas işidir. Binaenaleyh ilim zihniyetiyle mücehhez birinci sınıf ihtisas adamlarına ihtiyaç vardır. Bu takdirde acaba fasit bir daire içine girmiş olmuyor muyuz? Hayır, çünkü her geri kalmış memleket gibi biz de zaten bu nevi bir daire içindeyiz ve asıl dâva da bundan bir an evvel kurtulmamızdır. Bu da her şeyden evvel memleketin manevi istiklâlini temin edecek bu tip mütehassıs insanların yetiştirilmesiyle mümkündür. Çünkü bunların yerini ne ecnebi mütehassıslarla ne şûralarla ne de en yüksek İdarî veya siyasî mevkilerin bahşettiği otoriteyle tutmanın imkânı yoktur.
Bu vaziyette memleket bünyesinde ve bilhassa maarif sahasında cezri değişikliklerin lüzumuna inanan bir zihniyetin umumî efkârca benimsenmesi icap ediyor. Çünkü bu nevi bir zihniyeti memleket efkârına maletmeden maarif sahasında cezri bir inkılâba girişmeye herhangi bir vekilin ne salahiyetinin ne de iktidarının kâfi gelemeyeceği muhakkaktır.
İşte bu kanaatledir ki bu küçük kitabı meydana getiren yazılar yazılmış bulunmaktadır. Yoksa maksadımız ne muayyen bir devre ait ne de bu günkü maarif mensuplarını veya herhangi bir vekili ve hükümetini kötülemek değildir. Esasen kitabın muhteviyatı da bunu açıkça göstermektedir.
İstanbul Muallimler Birliğinin neşrettiği «Bilgi» mecmuasında 1949’danberi çıkan bu yazılar, onun çok mahdut olan okuyucuları arasında samimî bir alâka görmüş bulunmaktadır. Bu yazıların kitap halinde toplanmasında da yine onların ısrarlı teşviklerinin birinci derecede bir amil olduğunu burada şükranla kaydetmek isterim. Eğer bu kitap daha büyük bir okuyucu kütlesi bulur ve onlar tarafından da alâka ile karşılanabilirse gayesine doğru bir adım sayılabilir.
Dr. Mümtaz TURHAN
Mart 1953
Göztepe — İstanbul




